Burjuvazinin Sınıfsal Aczi

0
1824

Bu sabah bizim redaktif.net’in ana sayfasındaki bir fotograf ilgimi çekti. Folklor giysileri giyinmiş üç kişi noel baba giysileri içindeki bir adamı sıkıştırmışlar, içlerinden birisi de noel babanın kafasına tabanca dayamış. Bir ihtimal bu rezilliği “toplu gösteri ve yürüyüş özgürlüğü” diye niteleyip polisten koruma bile almışlardır. Koruma polisinin büyükelçi öldürdüğü “konukseverlik“ geleneğine sahip bir ülkede Noel Babaya karşı bu tür bir gösteri yürüyüşünü de haliyle normal karşılamak gerekir.

Bu fotograf ve bu fotografın da bir parçası olduğu “noel histerisi” bu ülkede dün gece 35 insanın adice katledilmesine neden olmasaydı, bu “gösteri” de dört tane (Noel baba da onlardan birisidir herhalde) zeka özürlü şahsın kendilerince yaptıkları “yaratıcı bir gösteri” diye niteleyip geçebilirdik. Belki fotografın geri planında görünen (adını reklam olmaması için vermediğim) Amerikan kökenli hamburgercinin tabelası dikkatimizi çeker ve bir Amerikan franchising tekelinin tabelası önünde böylesine “yaratcıcı” protesto eylemini yapan dört şahsın zeka düzeyleri konusunda bir kez daha kaygılanırdık.

Oysa bu tür eylemlerle başlayıp noel baba bıçaklamalar ve hatta sünnet etmelerle devam eden salaklıklar serisi dün gece 35 insanın ölümüne neden oldu ve burada yapılan eylemler ne salaklık ne de muziplik denilip geçilemeyecek kadar ciddi bir boyuta ulaştı.

Katillerin başta diyanet işleri başkanlığı olmak üzere devlet kurumları tarafından sürdürülen bilinçli kışkırtma kampasından cesaret aldığını söylemek için büyük bir dedektif olmak gerekmez sanırım. İstanbul’un orta yerinde bu tür bir eyleme kalkışan bir adamın ya arkasında resmi bir güç vardır ya da resmi bir güç en büyük kentinin merkezindeki bir katliamı duymayacak sağır ya da zavallıdır.

Farklı boyutları ile tartışılması gereken bir olaydır bu.

“Tartışılacaktır da” diyemiyorum. Yakın tarihimiz bana Türkiye’de toplumun önemli bir bölümünün sadece KaçAk sarayın istediği konuları tartışmak gibi bir zaafiyete sahip olduğunu malesef öğretti. Toplum, tıpkı; ırzına geçilen çocuklarını, yurtta yakılan çocuklarını, bombayla parçalanan gençlerini, kellesi kesilen askerlerini, yakılan askerlerini ve ayağındaki dona kadar bütün ekonomik varlığının küçük bir oligarşi tarafından çalınmasını tartışmadığı gibi bu konuyu da olmamış gibi davranıp unutmaya çabalayacaktır.

Dün geceki Reina katliamına biraz yakından baktığımızda bunun, tesadüfen ölen bir kaç güvenlik görevlisinin haricinde, işçi sınıfına ya da devrimcilere karşı yapılmış bir eylem olduğunu söyleyemeyiz. Kürt ulusal hareketine karşı bir eylem de değil bu. Hatta kemalist orta sınıfa karşı bir eylem bile sayılmaz. İnternette yapılacak çok kısa bir tarama bu gece kulübünün Madonna, Sting ve Kylie Minogue gibi dünyanın jet sosyetesinin İstanbul’daki uğrak yeri olduğunu anlamak için yeterlidir. Böylesi bir gece kulübünde değil yılbaşı eğlencesi, sıradan bir akşam yemeği için bile ödenecek hesabı düşünürsek buradaki kitlenin ciddi bir şekilde üst ekonomik sınıfa mensup, orta ile büyük burjuvazi arasında konumlandırılabilecek bir kitle olduğunu da düşünebiliriz. Kısacası, bu eylemin motivasyonu ne olursa olsun, burada saldıran gerici güç, en başta burjuvazinin yaşam biçimine karşı kanlı ve alçakça bir saldırı gerçekleştirmiştir. Bu nedenle de yaşamını kaybedenlerin istisnasız her birisi bizim için karşı devrimin Ethem kadar, Berkin kadar, Ali İsmail kadar masum kurbanlarıdır.

Ancak olayın ölenlerin acısının ötesinde analiz edilmesi de gereklidir.

Bir zamanlar Türkiye’nin burjuva demokratik devrimini bir türlü tamamlayamamış, kapitalizmin alt yapısını bir türlü kuramamış olduğu söylenirdi. Bir yanıyla da doğru bir

önermeydi bu. O zamanlar burjuvazi herhangi bir gerçek saldırı karşısında olmadığından direnme gücü bilinmiyordu. Bu nedenle önerme genellikle devrimci hareketin zaaflarına getirilir, işçi sınıfı hareketinin ekonomik yoksullukla karşılaştırılamayacak kadar geri kalması da genellikle buna bağlanırdı. Dünya işçi sınıfı bir kaç cent’lik bir ekonomik kayıpta ayaklanırken Türk işçisinin onlarca dolarlık bir kaybı tevekkül içinde sineye çekmesi genellikle bu önermeyle açıklanır ve bu konuda yapılan konuşmalar genellikle; “kapitalizm doğru dürüst kurulamadığı için işçi sınıfı da gereken sınıf bilincine sahip değil” biçiminde tamamlanırdı.

Ben bu gün karşımızda bulunan resme baktığımda, ülkede geriden gelenin aslında işçi sınıfı değil, burjuvazi olduğunu görüyorum. Türkiye’de kendisini burjuvazi sanan sınıf kendi yaşam tarzına ve kendi kültürüne karşı en ağır saldırılar karşısında üç maymunu dahi oynamaktan aciz bir sınıftır. Türkiye’de kapitalist alt yapının bir türlü kurulamamış olması işçi sınıfı hareketinin geri kalmasına neden olurken burjuva sınıfının çok daha geri bir bilinç düzeyinde takılıp kalmasına da neden olmuştur. Kapitalizmi sadece zengin olmak sanan burjuva sınıfı “aman bana dokunmasın da isterse bin yaşasın” anlayışı ile asılı durduğu mağarada uyuyan bir yarasa gibi badirenin bir şekilde kendiliğinden geçmesini beklemektedir.

Ancak söyleyelim:

O yılan Türkiye burjuvazisi denilen yarasanın asılı olduğu mağarayı çoktan ele geçirmiştir ve gereğinde dış merkezlerden alacağı güçle kendisini burjuvazi sanan kesimleri de ısırmaktadır.

Kendi ekonomik alt yapısına, kendi teknolojisine, kendi kültürel geçmişine dayanmayan, yapay olarak yaratılmış, işbirlikçi bir burjuva sınıfının fıtratında korkaklık vardır, hiçbir direniş gösterememek vardır, kimi zaman da işbirliği yaptığı uluslararası merkezler tarafından ortada bırakılmak vardır.

Redaktif.net’te 24 Kasım tarihli yazımın konusu cinsel tecavüzlere özgürlük tanıyan yasa karşısında alevlenen kadın protestolarıydı ve bu yazının sonunda sözcüğü sözcüğüne şu cümleyi kurmuştum: …kadınların yüzakı ile çıktıkları bu olay sırasında gözlerini KaçAk Saray’a dikip, “Acaba Saray ne der?”, “Teşviklerimiz kesilir mi?” “Vergi kontrolörleri kapımıza gelir mi?” diye dizleri titreyen, iki laf etmekten korkan işveren örgütleri, Türkiye toprağından yetişmiş bir burjuva sınıfının bulunmadığını; sahip olduğu ne varsa kendisine devlet tarafından bağışlanmış asalak bir zümre bulunduğunu cümle aleme kanıtlamıştır.

Biraz aceleci bir tespit gibi görünebilir ama ben bu iki olay arasında belirgin bir paralellik görüyorum. Türkiye’de burjuva devrimine karşı gelişen bir karşı devrim süreci yaşanırken burjuvazinin bizzat kendisi bu karşı devrime biat etmekle meşguldür.

Türkiye’de çoğunlukla uluslararası bir tekeli temsil eden ve bugün birey olarak dahi yaşamına müdahale edilen üst ekonomik kategoriye dahil bir zümre vardır ve bu zümre kendinde bir sınıf bilinci ile kendi yaşam biçimini gericiliğe karşı savunmaktan acizdir.

Reina saldırısında şeriatçı katiller elbetteki suçludur, şeriatçı katilleri kışkırtan diyanet işleri başkanlığı ve dolayısı ile hükümet elbette ki suçludurlar. Ancak şu ana kadar burjuva kültürüne karşı saldırıların tamamında sadece sınıfsal aczini sergileyen burjuvazi de hiç bir direnme vasfına sahip olmadığını kanıtlayarak olayın bu noktaya gelmesinden sorumlu olmuştur.

Türkiye’de yurt içi sınıfsal dengelere değil, yurt dışı güçlerin (somut olarak söylersek ABD ve Rusya’nın) aralarındaki güç dengesine dayanarak ayakta kalan oligarşik bir diktatörlük vardır. Bu diktatörlük yurt içinde kendi yarattığı zengin bir azınlıktan, ahlaken düşük lümpen bir kitleden ve sindirilmiş yoksul seçmenlerden başka hiç bir sınıfla organik bağa sahip değildir. Bağımsız bir ülkede böylesi bir hükümetin ayakta kalması olanaksız olabilirdi. Ancak

Türkiye’de çok uzun bir süredir yöneticilerin iç dengelerle değil, dış dengelerle belirleniyor olması, bu oligarşiyi aslında biraz da Türkiye toplumunu oluşturan bütün sınıflara rağmen ayakta tutmaktadır.

Türkiye’de gerici bir karşı devrimin engellenmesi hiç bir inisiyatifi olmayan sözde burjuva sınıfıyla ve dış dengelerle değil, ancak ve ancak kendisine güvenen bir halk hareketiyle mümkündür.

CEVAP VER