Almanlar, Yeşiller, vs…

0
350

Aslında bu yazıyı Sozialistische Zeitung için düşünmüştüm. RED için uygun düşmeyeceğini sanıyordum. Öyle ya, açık bir faşizmin eşiğinde duran, insanların neredeyse fiziksel varlık olarak canlarını kaybetme tehlikesi ile karşı karşıya oldukları, Türkiye gibi bir ülkede okurların çevre konusuna ilgi duymayacağını düşünüyordum. Sonra, Türkiye insanının tarihindeki en şanlı, en kitlesel ayaklanmanın 2013 Haziranında aslında bir çevre sorunu ile başladığını anımsadım. Üstelik insanlık tarihinin bir ihtimal en büyük çevreci ayaklanmasını da Türkiye insanı gerçekleştirmişti. Sonuç olarak çevre konulu bir yazının Türkiye için bir lüks değil tam da yerinde bir konu olduğu kanaatine vardım.

Alman Yeşiller Partisinin Seçim Programına dair

Max Horkeimer’ın; çok sevdiğim bir sözü vardır: “Kim ki kapitalizm hakkında konuşmak istemez; faşizm hakkında da susmalıdır”.

Bundan iki sene önce RED için yazdığım bir yazıda bu sözü “kim ki kapitalizm hakkında konuşmak istemez; çevre konusunda da susmalıdır” biçiminde biraz deforme edip kullanmıştım. Geçenlerde Yeşiller Partisinin 2017 federal parlamento seçimleri için hazırlamış olduğu seçim programını okurken, bu sözümün ne denli yerinde olduğunu yeniden anımsadım.

“Kim ki kapitalizm hakkında konuşmak istemez; çevre konusunda susmalıdır”

Geçmişe kısaca bir göz atarsak, 1980’de kurulmuş bir parti Yeşiller ve 1982’den bu yana eyalet ve federal düzeyde parlamento üyeliklerine sahip. Günümüz Almanya’sının şekillenmesinde az çok etkili olmuş partilerden birisi. Ekim 1998 ile Kasım 2005 tarihleri arasında federal hükümete bile ortak oldular.

İtiraf etmeliyim ki, Almanya’ya geldiğimiz yıllarda ben de dahil bir çok Türkiye’li devrimciyi heyecanlandırmış, umutlandırmış bir partiydi Yeşiller. Sonraki yıllarda içindeki radikal unsurları birer ikişer tasfiye edip düzene giderek daha iyi ayak uydurunca bizler için de umut olma niteliğini giderek yitirdi. Ancak biz sosyalistler için herhangi bir umut vaat etmese de, yine de az çok çevreci bir damara her zaman sahip olmuştu. En azından bizler bunun böyle olduğunu düşünmüştük.

Oysa 2017 seçim programını okurken yeşillerin en asgari düzeyde bile olsa çevreci bir parti olma niteliğini tamamı ile yitirmiş olduğunu tespit ettim diyebilirim.

Bu partinin seçimlerde kendisine koyduğu temel hedef kapitalizmin herhangi bir reformasyona tabi tutulması bile değil, sadece ve sadece sistemin mümkünse çevreyi biraz daha az kirleterek işlemesidir. Programın içerdiği en somut madde ise elektro otomobil ve bisikletlerin sayısının arttırılmasıdır ki bu da giderek devleşen çevre sorununa zaman içinde tamamı ile yabancı kalmış olmanın bir itirafından başka bir şey değildir.

Çevre sorunlarındaki nitel değişim

Yirminci yüzyılın son on yılına kadar, çevre sorunları esas olarak üretim sırasında ortaya çıkan kirlenme ya da taşıtların egsozlarından salınan zehirli gazlardı. Günümüzde ise, ulaşılan devasa üretim kapasitesinin bir sonucu olarak, sorun, tek tek otomobillerin saldıkları zehirli gaz değil, üretilmiş ve üretilmekte olan otomobil sayısının bizzat kendisi haline gelmiştir. Bir elektronik fabrikasının üretim sırasında çevreye saldığı zehirli atıklar değildir sorun, o tesisin üretmiş olduğu, büyük küçük herkesin yılda bir yenilemeye zorunlu bırakıldığı akıllı telefonların bizzat kendisidir. Afrika’da son derece sağlıksız koşullarda, çocuk emeği ile (doğrusunu söyleyelim: köle emeği ile) geri dönüştürülen tabletlerin, bilgisayarların ve LED monitörlerin bizzat kendileridir sorun.

Günümüz dünyasında çevrenin ve kaynakların korunması artık bacaya takılacak filtrelerle değil, pazara yönelik üretimin tamamı ile durdurulmasıyla mümkündür. Sanayisi gelişmiş ülkelerde fabrika bacalarının tamamı gerekli filtreleme sistemlerine zaten sahiptir. Bu nedenle de günümüzün çevre sorunları bacadan çıkan gaz değil, üretim biçiminin bizzat kendisidir. Sorunun çözümü de üretim ilişkilerini değiştirmeksizin alınacak önlemlerle değil, ancak üretim ilişkilerinin radikal bir değişimi ile olanaklıdır. Bu ise düzenin sınırları içerisinde hareket eden, hayal gücü elektro otomobille sınırlı, örneğin Alman Yeşiller Partisi gibi bir partinin programına yazmayı göze alamayacağı bir konudur.

Bu durum sosyalistlere bir yandan doldurabilecekleri siyasi bir boş alan açarken aynı zamanda onların omuzlarına ağır bir sorumluluk ta yüklemektedir.

Çevre kirlenmesi ve dünya kaynaklarının yok edilmesi, üretim (dolayısı ile tüketim) kapasitesi dev boyutlara ulaşan kapitalist üretim ilişkilerinin ulaştığı en son aşamadır. Çevrenin kapitalist üretim ilişkileri altında korunması artık olanaksız bir hale gelmiştir. Bu sorunun çözümü, kapitalizmin yarattığı kirlenmenin değil; kapitalizmin kendisinin yok edilmesi ile mümkündür.

Yazımızı Rosa Lüksemburg’un sözcükleri ile bağlarsak:

“Ya sosyalizm ya barbarlık” değil;

“Ya sosyalizm, ya topyekün yok oluş”

CEVAP VER