‘Pelikan Hilal’ ve çetesi isim isim deşifre edildi!

0
644

Geçen yıl Mayıs ayında paylaşılan Pelikan Dosyası’na dair yeni iddialar ortaya atıldı. Pelikan Dosyası ekibi ile bir süre çalışan Fırat Erez, yalıda yaşanan kumpasları tüm detayları ile anlattı.

Eski Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun Başbakanlık’tan çekilmesiyle sonuçlanan Pelikan Dosyası’nda, Davutoğlu ile Saray arasında yaşanan gerginliklere dair ifadeler ileri sürülmüştü.

AKP’ye yakınlığıyla bilinen Fırat Erez’in kendi blog adresinde yer verdiği yeni iddialarda ise Pelikan Dosyası’nın nasıl hazırlandığına ilişkin dikkat çeken cümleler kullanılıyor.

Pelikan Dosyası’nın yazıldığı Kuzguncuk’taki Beyaz Köşk’te bulunduğunu ileri süren Fırat Erez, peş peşe yayınladığı iki yazıda, Pelikan Dosyası’nı hazırlayan ekibin çalışmalarına yönelik şu iddiaları dile getiriyor:

PELİKAN 1 / Kişisel tanıklık / Başlangıç

Hikaye 2015 yılının Ocak ayında başlıyor.

Bugün artık ortalık hükümet yanlısı trollerden geçilmediği için pek dile getirilmeyen,
Sosyal Medya’da dolanan yalanlara karşı AkParti hükümetinin bir önlem almasının gerekliliğinden, bunlarla mücadele edecek, işin doğrusunu açıklayacak bir organizasyonun şart olduğundan sıklıkla söz edilen zamanlar…

Bu ihtiyaçtan söz edenlerden ve üzerinde kafa patlatanlar biri olarak bir proje hazırlıyor ve o zamanlar AkParti Gençlik Örgütü Başkanı olan Abdurrahim Boynukalın ile kontağa geçiyorum.

Birbirimizi twitterdan takip ediyor ve arada bir konuşuyoruz.

Oluşturduğum iskelet onun eleştiri ve katkılarıyla da zaman içinde gelişiyor ve nihayet ikimiz için de tatmin edici bir hal aldığında “eskiler”den, “3 dönem kuralı”na takıldığı için artık aday olamayacağından AkParti örgütlenmesinden sorumlu yöneticiliği üstlenmiş Beşir Atalay’dan randevu alıyoruz.

Ankara’ya AkParti Genel Merkezi’ne gidiyorum.

20 dk civarında sürmesi beklenen toplantı 45 dk’ya uzuyor, derdimi bir sunum olarak yeterince iyi anlattığım hissi ve A.Boynukalın’ın “çok çok iyi geçti” yorumları eşliğinde merkezden ayrılıyorum.

Bekliyoruz.

Bekliyoruz ama hiçbir şey olmuyor.

7 Haziran seçimleri yaklaşıyor ve Beşir Hoca (Atalay) gazetelerde, “İşte AkParti”nin Sosyal Medya ekibi” manşetiyle ve geniş bir salonda birçok bilgisayar ile onların önünde oturan 100’e yakın insanın bulunduğu bir salondaki fotoğrafıyla haber oluyor.

Ne yapıldığı, nasıl yapıldığı ile ilgili hiçbir bilgim yok ve zaten de muhtemelen kimsenin yok.

O Sosyal Medya ekibi kimlerdi, örgütlenmeleri nasıldı, ne yaptılar, nasıl çalıştılar?
Bilinmiyor
(Şurada biraz bilgi var; http://www.bbc.com/turkce/haberler/2015/05/150515_akp_sosyal_medya )

Ve varlıklarıyla eylemlerine dair herhangi bir ize rastlanmadığı gibi bir daha da kendilerinden söz edilmiyor.

7 Haziran seçimlerinin sonucu malum. AkParti kendi çapında önemli bir oy kaybına uğruyor ve siyasi durum bir tür “kilit” haline varıyor.

“İstikşafi Görüşmeler” kalıbının lügatimizde yerini aldığı ve koalisyon arayışlarıyla geçen bbirbuçuk ayın sonunda yeni PKK savaşı başlıyor.
Temmuz’un 21’inde TSK jetleri Kandil’i bombalıyorlar (ve Suriyede birkaç da IŞİD hedefini).
Ardından da Güneydoğu’da çatışmalar ve onların paralelinde de PKK’nın yalan bombardımanı başlıyor.
(Okuyucu burada “neden PKK yalanları? Tek yalan söyleyen onlar mıydı?” türü sorularını saklamalı ve arkadan gelecek yazıları bekleyerek sabretmeli.)

Kişisel ve kendi kendime üstlendiğim “yalan avcılığı” misyonumu sürdürüyorum.
Eylül’ün başlarında “Deli Ersin” olayı patlıyor.

PKK bir Özel Harekat komiserini kaçırdığını ve onunla yapılan röportajı yayınlayacağını iddia ediyor ve bu minvalde tweetler atıyor. Tweetlerde kaçırıldığı iddia edilen komiser’in fotoğrafı da var ve bir takipçim fotoğraftaki kişiyi tanıyor; Komiser filan değil o adam, Elazığ ve Dersim’in meşhur Deli Ersin’i.

Onun uyarısına güvenerek bilgiyi yayıyorum ve çok geçmeden, önce karşı tarafın cevaplarından ve sonra da sözlerini tutamamalarından, ardından da yayılan bilgilerden bütün hikaye sökün ediyor.
(Meraklısı için https://www.youtube.com/watch?v=Tyaf2HFWT_8 )

Bir yalan avcısı olarak böyle irili ufaklı “başarılar”ım var ama konumuz şimdi onlar değil.

Bu ve benzeri olayların süregiden savaş ortamında sıklıkla tekrarlanmasıyla Sosyal Medya’da yine bir; “Buna bir önlem alınmalı, bir organizasyon oluşturulmalı” tepkisi yükseliyor.

Ve ben de birkaç tweetten oluşan bir flood halinde yukarıdaki, içinden Beşir Atalay geçen deneyimimi anlatıyorum.
Takipçilerden sorular geliyor, cevaplıyorum ama isimleri vermiyorum.

Birkaç gün sonra karşılıklı takipleştiğimiz Hilal Kaplan DM’den telefonumu istiyor ve arıyor, konuşuyoruz.

Üsküdar’da bir buluşma.
Süheyb Öğüt, Hilal Kaplan ve Süheyb’in kardeşi Bilal var.

Daha çok bir tanışma, karşılıklı kendini, duruşunu tarif, anılar ve yüzeysel olarak da gereksinim duyulan Sosyal Medya organizasyonuna dair samimi bir sohbet.
(Sonradan Pelikan Dosyası’nda anılacak ve sansürlendiğini öne sürdükleri, Süheyb Öğüt’ün 27 Haziran’da yayınlanıp sonradan kaldırılan o saçma “Bravo Hocam Bravo” yazısına dair, ayaküstü ve yüzüne karşı, sonradan oldukça naif olduğunu anladığım ilk eleştirimi de orada yapıyorum;
“O ne saçma bir yazıydı? Adam parlamenter usülde seçime gidiyor, sen tutup ‘neden Başkanlık Sistemini savunmadın?’ın hesabını soruyorsun.” diyorum. “Haklısın abi” filan deyip geçiştiriyor…)

Helalleşip ayrılıyoruz.

Üzerinden kısa bir süre daha geçiyor ve Süheyb bir görüşme daha istiyor.

Bu sefer yanında İdris Kardaş da var ve yine Üsküdar, bir akşamüstü, buluşma yeri Mado…

İlk kez orada bana organizasyonlarını açıklıyor ve yapacakları işlerde “sanat yönetmeni” olarak, serbest bir mesai akışı içinde, haftada 3-4 gün uğrayıp yardımcı olup olamayacağımı soruyorlar.

İş nedir?
İşte malum; PKK ve diğerlerinin yalanlarıyla savaşmak, AkParti’nin görülemeyen hizmetleri ve yarattığı farklılıkları anlatmak, grafikler yapmak, siteler ve o sitelere içerikler oluşturmak, videolar belgeseller üretmek vs vs…

Kabul ediyorum, gidiş gelişlerim başlıyor. Ekim ayı. 2015…

Bu durum uzun sürmüyor. Daha bir hafta geçmeden Süheyb benden sürekli mesai yapmamı ve başta organizasyonun ağıt topu “Günün Yalanları” olmak üzere, diğer birkaç sitenin de yönetimini teklif ediyor.

O zaman için kurulan siteler 3-4’ü geçmiyor.
En yoğun işi olan Günün Yalanları.
Diğerlerinin toplamının, onun yarısı kadar iş yükü yok.
Sırasıyla “Taze Mazi”, “HDP gerçekleri” ve “Demokrasi Günlüğü”…

Hepsinde kurumsal acemilikler var ve başta Günün Yalanları olmak üzere sırayla üzerlerinde çalışıyorum.
Buradaki “üzerlerinde çalışmak” kurumsal kimliği toparlamak anlamında.
Aynı anda içerik üretimi, özellikle de “Günün Yalanları” için yalan avcılığım sürüyor.

Günün Yalanları ve Taze Mazi için medyayı tarayan ve içerik üreten 3 kişilik bir ekibim, grafik çalışmalar için ise 2 art direktörüm ve 1 film montaj yönetmenim var. Diğer 2 site ise tek bir kişinin elinde çözülüyor.
Diğer çalışanlar henüz hazırlanmakta olan ve herkesin çok önemli bir eksiklik olarak gördüğü Türkiye dışı tanıtım/düzeltme çalışmalarına yönelik hazırlıktalar;
“Factchecking” ailesini oluşturuyorlar.
Başlangıçta onları sadece içerik olarak besliyor, olayların Türkiye tarafını servis ediyoruz ve onlar da sayısı giderek artan yabancı dillerdeki site ve hesaplarda içerik oluşturuyorlar.

Hepsi pırıl pırıl çocuklar, hepsiyle gayet iyi anlaşıyorum ve işle ilgili hiçbir anormal, sakil vb durum yok. Birileri yalan yayıyor ve biz de “Bu yalandır, doğrusu budur” diyoruz. Hepsi o.
Bir de AkParti dönemi ülkedeki sosyo kültürel, ekonomik vb gelişmeler listeleniyor;
Azınlıklara verilen haklar, Kürt dili ve kültürü üzerinden kaldırılan baskı, çeşitli sosyal gruplara yeni katkılar vb vb…

Tek soru şu; Bu değirmenin suyu nereden geliyor?
İçinde sonradan kişi başına 4-5bin liralık olduğunu öğrendiğim ücretlendirmenin olduğu, 17 kadar insanın çalıştığı ve aylık 20 bin tl kirası olan bu yer nasıl finanse ediliyor?

Cevap; “Medipol sponsorumuz.”
(Hastane? Üniversite? Nasıl? Neden? …bu kadarını sormuyorum.)

Peki.

İşler yürüyor,
Sitelerin ve hesapların logoları, tasarımları çalışılıyor, profil fotoğrafları (logolar) ve başlık (fon) görselleri üretiliyor, Bhosphorus Global’in kurumsal kimliğine çalışılıyor, birkaç video, Süheyb Öğüt’ün git gel aklının sonucu bazı kampanya patinajları yapılıyor (Muhalif tipleri Pokemonlarla kimlikleştirip seslendirmeler, illüstre etmeler gibi) ve 4 aylık sürem boyunca 2 kez denk geldiğim, 3 ayda bir faaliyet raporu hazırlanıyor.

Bu rapor, Süheyb Öğüt ve Hilal Kaplan’ın söylediklerine göre yine 3 ayda bir onun müsait zamanına göre belirlenen vakitlerde R.T.Erdoğan’a yüzyüze yapılan görüşmelerde kendisine sunuluyor.

Bekir Bozdağ, Sümeyye Erdoğan, Egemen Bağış, orada bulunduğum 4 aylık süre boyunca, yalıya ziyaretlerine şahit olduklarımdan bazıları…

Yalıda işleri idare eden Süheyb Öğüt (Ve İdris Kardaş ama o sonradan, ileride belki anlatılacak bir sürecin sonunda işten ayrılıyor.) ancak Hilal Kaplan da elbette sürekli orada.

Söylenen, ben orada henüz yokken aralarında bir tartışma yaşandığı ve görev paylaşımına giderek idareyi Süheybin almasına aralarında karar verdikleri fakat ilginç bir durum var;

Çalışan herkesin dahil olduğu bir whatsapp grubu var ve orada Süheyb Öğüt yok. Onun yerine Hilal Kaplan var. İşler daha alt gruplarda halledilirken o genel grupta günlük siyasi konular tartışılıp paylaşılıyor ve Hilal’in sürekli, bıktıran “Reis” endokrinizasyonunundan geçilmiyor ki problem de orada başlıyor.

Bir “Kötü Davutoğlu” tezviratı en baştan beri var.
Pek ilgilenmesem de, başlangıçta “muhtemelen tali bir iktidar kavgasıdır” deyip geçsem de düşmanlığın dozu giderek artıyor, giderek medyaya da yansıyor.

O zamanlar pek anlam veremediğim bir başka olgu daha var.
Şahsen tanıdığım, birkaç kere Uzay Tv’deki programlarına konuk olduğum Ufuk Coşkun ve Ekin Gün, RegionPost adındaki haber sitelerinde sürekli Davutoğlu’nu kötüleyen, “Reis tek başına savaşıyor” minvalinde yazılar yayınlıyorlar ve Twitterda da sürekli bu fikri işliyorlar.

(Sonradan RegionPost ile BosphorusGlobal’in yaklaşık aynı zamanda kurulduklarını öğreniyorum)

Pek önemsemiyor hatta bazen alay ediyorum.
İkisi de ne içerik ve ne de dil/argümantasyon açısından fazla ciddiye alınacak kişiler değiller ama tabii neden ve nasıl bir haber sitesi sahibi olabildikleri sorusu da akıl kurcalıyor..

Ben önemsemesem de “reisci”, Erdoğan’ın başta Davutoğlu herkese karşı tek başına savaştığına ve hep ihanete uğradığına inanan hatırı sayılır bir kitle oluşturuyorlar.

Müslümanların “Fitne” dedikleri olgunun nadide bir örneği sergileniyor.

Bir taraftan yalının whatsapp grubunda da giderek gerilim oluşmaya başlıyor.

Genelde kişi kültüne karşı allerjisi olan ben ile Hilal Kaplan arasındaki atışmalar çoğalmaya başlıyor.
Sürekli bir Etyen Mahçupyan konusu dönüyor, hemen her yazısı olay oluyor ve ben kendimi onu savunur, Hilal ile didişirken buluyorum.

Süheyb ile böyle bir sorunumuz yok çünkü o grupta değil ve fikirlerini bilmiyorum ancak Hilal ile aramızdaki gerilim her geçen gün artıyor.

Muhtemelen zirve 1303 imzalı şu meşhur “Barış İçin Akademisyenler” bildirisi.

Bildiri benim için de bir entelektüel sefalet örneği (Hala da öyle) ancak imzacılara yaptırım uygulanmasına karşıyım.
Erdoğan ise esip gürlüyor.
Buna karşılık Davutoğlu sakin ve yine entelektüel açıdan eleştiriyor.
Bir ikilik olduğu kesin..

Bu ikilik bizdeki yazışmalara çok daha sert yansıyor, Hilal Kaplan ile aramızdaki gerilim giderek artıyor ve son yaklaşıyor.

Ancak bu arada benim yalıdaki işler içinde üstlendiklerim, sorumluluklarım da giderek artıyor.
Üsküdar’a İstanbulun öbür ucundan Bakırköyden gelip gidiyorum ve bu sırada kendi F klavye power book’umu da getirip götürüyorum.

Bana Üsküdarda, masrafını şirketin ödeyeceği bir ev kiralanmasına karar veriliyor, bir F klavye Mac temin ediliyor, telefonumun yine şirketten yenilenmesine karar veriliyor ve uzun süredir konuşmayı ertelediğimiz ücret meselesi de %50 zam almamla sonuçlanıyor.

Bütün bu iyileştirmelerin kararlaştırıldığı, bir kısmının derhal yerine getirildiği konuşma ise,
bir sabah işe gitmek için saat 6,30’da kalkıp Süheybin işten kovulduğum, bir daha görüşmek istemedikleri ve alacağımın bana gönderileceğinin yazıldığı bir whatsapp mesajına rastlamamdan ve cevaben sadece; “Sen bilirsin” yazmamdan sadece 4 gün önce gerçekleşiyor.

Hilal ile olan gerilim çok yüksek, onu biliyorum ama bu davranışa yine de anlam veremiyorum.

Taa ki 1 Mayıs 2016 sabahı “Pelikan Bildirisi” denen o saçmalığa rastlayana kadar.

Muhtemelen Türkiyedeki herkes “Bu da nedir? Bu nasıl bir saçmalık?” sorularını sorarken, işi tezgahlayanlar hariç meseleye vakıf olan ülkedeki tek kişiyim.

Bu yazı yeterince uzadı.

Elbet daha anlatılacak çok şey var ve anlatılacaklar da..

Şimdilik “Bosphorus Global nedir? Kaç paraya kimler tarafından, ne için kurulmuştur?” sorularına, nümerik değerler ve isimler konusunda isabetli ama içerik ve anlam/kavram konusunda bazı eksik ile yanlışları olan şu karşı blogları, adresleriyle ekleyelim.
En altta da meşhur “Pelikan Dosyası” zırvalığı var.

(İlerleyen yazılarda hepsine ve başka detaylara da değinilecek.)

Karşı blog; Pelikan Derneği/Berat Albayrak Ahmet Davutoğlu’nu neden devirdi.
https://medium.com/@efekerem/pelikan-derneği-berat-albayrak-ahmet-davutoğlunu-neden-devirdi-5fabad6dc7de
(“nümerik değerler ve isimler konusunda isabetli ama içerik ve anlam/kavram konusunda eksik ile yanlışları olan şu karşı bloglar” dediğim bu)

Pelikan Yalısı; https://pelikaninyalisi.wordpress.com (burada yazılan herşeyin doğru olduğu düşüncesindeyim)

Pelikan dosyası; https://pelikandosyasi.wordpress.com

Önemli birkaç notu ekleyelim;

Bildiriyi ilk yayan Merve Taşçı yalıda çalışmıyor ancak sürekli gelip giden bir kız çocuğu.
Yine bazı kaynaklarda “yalıda çalışıyor” dendiğini görebileceğiniz Atifet Ulusoy da bir çalışan değil.
(Belki Yalıya hiç gelmemiştir ama yönetilmesi özellikle de Twitter/DM’den çok kolay yönlendirilebilecek, aşırı hevesli ve saf birisi)
Elif Şahin bir yalı çalışanı ve Filiz Gündüz de önceden öyleydi.
Bosphorus Global “Filiz Gündüz bizde çalışmıyor” diyerek iddiayı reddetti ama önceden çalıştığını ve (ben ayrıldığımda da halen) whatsapp grubunda kalmaya, yalıya gidip gelmeye, dışardan destek vermeye devam ettiğini gizledi.

Bu az takipçili “alet edilenler” dışında Cemil Barlas, Haşmet Babaoğlu gibi çok takipçililer için söylenecekler sonraya…

PELİKAN 2 / Kişisel tanıklık / Pelikanizm

İlk yazı oldukça ses getirdi denebilir, birçok soru ve eleştiriyi de beraberinde elbette…

Hepsini bu ve sonraki yazılarda elden geldiğince cevaplamaya çalışacağım ama öncelik, sistemin nasıl kurgulandığında (aslında kendisini nasıl kurguladığında) ve nasıl çalıştığında.

Bu aynı zamandan “Şuda mı pelikan?” şeklindeki birçok sorunun cevabı olacak.

Önce toparlayalım;

1) Pelikan Bildirisi denilen (ismini kendi vermiş) ve Davutoğlu’nun 5 Mayıs tarihli istifasına yol açan etkenlerden biri olarak bildiğimiz bir belgenin, onu yayınlayanlar üzerinden de çetevari bir organizasyonun peşindeyiz.

Elimizde şunlar var;

2) a-Hiçbir kesin kanıt olmasa da bildiriyi sosyal medyada ilk yayınlayanların tamamının Bosphorus Global ile (bir kısmının iliştisi reddedilirken yalan söylenen) ilişkileri,
b-Bildirinin içine neredeyse zorlama biçimde; “Biziz, biz yaptık, bu bildiriyi biz yazdık!” demek için bir imza olarak zorla sokuşturulmuş hissi veren, Süheyb Öğüt’ün Turkuvaz Medya Grubuna bağlı Aktüel dergisinde 27 Haziran tarihli “Bravo Hocam Bravo!” yazısı,
c-Artık “Pelikanlar” ismiyle anılan grubun paylaşımları ve birbirine göndermeli yazılarından açıkca ortaklaşmaları,
d-https://medium.com/@efekerem/pelikan-derneği-berat-albayrak-ahmet-davutoğlunu-neden-devirdi-5fabad6dc7de adresindeki iddialar,
e-Şahsi tanıklıklarım. (Bir önceki yazıda anlatılanlar; http://firaterez.blogspot.com.tr/2017/04/pelikan-1-kisisel-tanklk-baslangc.html )

Tüm bu eldekiler bizi;
Enerji Bakanı ve Cumhurbaşkanı R.T. Erdoğan’ın damadı Berat Albayrak, Turkuvaz Medya Grubu yöneticilerinden Berat Albayrak’ın ağabeyi Serhat Albayrak, Yine Turkuvaz Grubu yazarlarından Hilal Kaplan, onun eşi Süheyb Öğüt ve diğer başka bazı Turkuvaz Grubu yazarlarının ve/veya bu kişiler etrafında, kimileri de çalışanları olan insanların oluşturduğu bir organizasyona götürüyor.

Yazının bundan sonrası, eğer bu grubun eylemleri suç olsa ve bir mahkemede yargılanıyor olsalar, belki de suçlu görülmeleri için yeterli kanıt sayılamayacak tüm bu verileri doğru ve yeterli kabul eden bir kurgu tarzında ilerleyecek ve onlara, yine şahsi anılarımın da içinde olduğu başka veriler, okumalar eklenecek…

Bosphorus Global adlı bir dernek-vakıf(?) var ve olaylar bu oluşumun etrafında dönüyor.

Bu grubun ve farklı bağlantılarının,
Türkiye dış politikasında “Yükselen Batı karşıtlığı/Rusya’ya yanaşma” diye tarif edilebilecek büyük bir kırılmanın yaşandığı, BB Ahmet Davutoğlu’nun istifasıyla milatlandırılabilecek bir anda müdahaleleri olduğu (Pelikan Bildirisi) ve etkilerini özellikle Medya ile AkParti içinde o günden bu yana yüksettikleri izleniyor.

Grup ve paradigması, Bosphorus Global denen organizasyonun merkezinde olduğu ve merkezden çevreye açıldıkça disiplini, tutarlılığı, üslubu, terbiyesi giderek azalan bir taraftarlar/troller ordusuna kadar genişleyerek yayılıyor.

Buna “Pelikanizm” diyoruz.

Pelikanizmde başaşağı bir dünya algısı, yalan ve çarpıtmalar, uzaktan parmak sallayıp ayar vermeler, hedef göstermeler, tehditler, itibarsızlaştırmalar var.

Güya istihbaratlar, manuplatif aktarımlar, satın alınmış sosyal medya hesapları ve sahte uzantılarıyla onların sözlü taciz ve saldırıları var.

BG ile bağlantıları açık veya tümüyle bağlantısız görünen, kimi sadece gerçekler, kimi ise tümüyle yalan ve karalamalardan oluşan içerikleriyle farklı amaçlarla hareket eden siteler var.

Bazı iddialara göre özellikle enerji ihaleleri üzerinden sair medya patronlarını etki altına alma, belli yayın politikalarına zorlama var.
Bu politikalara uyum sağlamayanların işten atılmaları, düşünsel karantinaya alınmaları var.

Etki altına alınamayanların ise sürekli bir şüphe bulutuyla kapsanmaları, itibarlarının sürekli sallantıda tutulması var.

Hiç ulaşamayacakları bir kısım medya ise tümüyle kapsam dışında çünkü onlar zaten ya terör destekçisi, ya paralel yapının ya da Batılı Emperyalistlerin emireri veya başka türden vatan hainleri…

Pelikanizm’de aslında en çok gönüllüler var.

Neden olmasınlar?

Şimdiye kadar olmadık ahlaksızlıklarla ve ailesinin tüm fertleriyle birlikte hedef alınmış, arkasında başarılı bir siyasi geçmiş ve eserler olan bir siyasi lider; Erdoğan ile ona çok ama çok yakın görünenler var.
Onlar konuşuyorlar.

“Eğer ‘Reis’in itirazı olsa bunları durdurmaz mı? Tüm bu yazıp yaydıklarına izin verir mi?”
diyenler ve tabii bunu der demez elde bayrak öne koşanlar, bu salgın hastalığı, bu akıl tutulmasını kutsal metin sananlar var.

O yüzden sadece Hilal Kaplanlar,
Haşmet Babaoğlu, Melih Altınok, Kurtuluş Tayiz, Cemil Barlaslar yok.
Onların parlatıp beslediği, Fazıl Duygunlar, Cem Küçükler, Ömer Turanlar, habire isim-hesap değiştiren, Gezicilikten Reisçiliğe terfi eden Murat Soydan, Merve Taşçı gibiler ve daha bir çokları var…
Ve tabii bir de daha neyin içine sürüklendiklerinin farkında bile olmayan Ufuk Coşkun, Ekin Gün gibiler var.

Çeşit çok.

Peki nasıl oluyor?
Pelikanizm, bu aslında pek de becerikli olmayan, siyasi derinlikleri vizyonerliklerinden sığ,
organizasyon yetenekleri kavrayışlarından az hamaset tüccarlarının elinde nasıl böyle bir vebaya dönüşüp yayılıyor.

1. Öncelikle Türkiye ve içinden geçtiği tarihsel dilimdeki önemi, ayrıca buna bağlı yaşanan gerilim çok fazla. Ülke olur olmadık saldırılar alıyor.
2. Bu saldırılar tarifi/anlaşılması/analizi hemen herkes için zor bir zondalar ve insan hedefe giden en kısa yolu ararken kolayca hedefinden şaşabilir, şaşırtılabilir.
3. Yukarıda da anlatıldığı gibi elde çok güçlü, türlü haksızlıklara uğramış, yakın durulan bir figür; Erdoğan var.
4. İçerden ve dışardan çokca ihanet var.
5. Şuursuz ve sorumsuz geçmişiyle kırık dökük bir muhalefet var.

Bunlar çoğaltılabilir.

Öykü de bütün bunlara uygun kurgulanıyor, alternatif tekleştiriliyor ve okuması belirleniyor.
“Başka türlü olamaz, böyledir ve aksini iddia eden müfteridir”
Bitti.
Ya bizdensin ya onlardan.
O kadar.

Sanırım yeterince sıkıcı bir yazı oldu ve herkesin beklediği “gıybet”e de bir türlü gelemedik.
Gelelim.
Bu örnek pelikanizme ve onun aklına, nasıl çoğalıp, bulaştığına dair;

Muhtemelen 2016 Aralık ayının 6-7’si.
Rus SU-24’ü düşürüleli 10 günü biraz geçmiş.
Öyle olmalı çünkü olayı konu eden “Çoban Matı” yazım, her zaman olduğu gibi Halil Berktay’ın elinde bir-iki gün oyalandıktan sonra Aralık’ın 10’unda yayınlanmış.
http://serbestiyet.com/yazarlar/firat-erez/coban-mati-647600

Güneşli bir günde Hilal Kaplan Yalı’ya geliyor ve beni genellikle özel konuşmalar ve sigara içmek için kullandığımız balkona çağırıyor.
Dediği şu;
“MİT’cilerle konuştum. Uçağı düşürenin paralel pilotlar olduğunu söylüyorlar.”
“Saçmalık” diyorum,
Çünkü hava-hava füzeyi ateşleyen F-16 pilotu uçağın milliyetini bilmiyor.

Eğer o SU-24 Suriyeye ait olsaydı tarih boyunca bir kahramanlık öyküsü olarak anlatılacaktı ama Rus çıktı ve o sırada herkesin hatırlayabileceği gibi Türkiye, eylemini sahipleniyor, haklılığını radar izleri, uyarı ses kayıtları eşliğinde açıklıyordu.

Şimdi; “Nereden çıktı bu paralel pilot iddiası?”

Biliniyor.
Aylar sonra bu iddia neredeyse bir gerçek olarak yerleşecek ve referans gösterilecek.
Uçağın düşürülmesini ilk yayınlayan, üstelik de daha kime ait olduğu belli değilken “Rus uçağı düşürüldü” açıklaması yapan odağın Cumhurbaşkanlığı olduğu (Sonradan bu açıklama düzeltilecektir) da unutulacak.
Davutoğlu’nun “emri ben verdim” açıklaması öne çıkacak, oysa olay anında verilen-alınan bir emrin olamayacağı karartılacak.

Angajman kuralı var; “Sınırı ihlal eden uçak vurulacak”.
Davutoğlu’nun “Ben verdim” dediği emir bu. Olaya özel değil, genel.

Pilot/lar(?) uçağın milliyetini bilemeyecek durumdalar.
SU-24 kimliğini tanımlayan sinyali ve herkese açık telsiz uyarı kanalını kapamış.
TSK F-16’sının uyarılarını duymuyor.

Kimliğini belirlemenin, Rus mu, SR uçağı mı olduğunu bilmenin tek yolu üzerindeki işaretleri görmek ve fakat göz teması yok, iki uçak arasında kilometreler var.

Pilotlar paralelseler ve milliyeti ya Rus ya SR olan uçak eğer SR ise vurmanın Türkiye’ye faydası olacak.
Rus ise ülkeye zarar vermiş olacaklar.
%50 %50…

Böyle provokasyon mu olur?
Zaten olmuyor da.

Bu yalan, yani uçağı vuranların paralel pilotlar olduğu iddiası dolandırılıyor, dolandırılıyor ve 15 Temmuz sonrasında da “Zaten pilotlar FETÖ’den tutuklandı”ya dönüşüyor.
Bu iddiaya dair tek bir kanıt yok.
Tek bir belge yok ama gerçek kabul edilmeye devam ediliyor, Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından da dillendiriliyor ve yalanın mumu bir gün sessizce sönüyor.

Davutoğlu 15 Temmuz Darbesini Araştırma Komisyonuna gönderdiği yazılı ifadesinde, olay sonrasında bu iddiaların duyulduğunu, TSK tarafından araştırıldığını ve pilot/lar(?)’ın Paralel Yapı ile bir ilgilerinin tespit edilemediğini söylüyor.

Peki. Hilal Kaplan’ın olaydan yaklaşık 10 gün sonra, bana MİT duyumu diye yetiştirdiği o iddia medyada ilk ne zaman dile getirilmiş?

Bu yazıyı yazarken bakıyorum ve buluyorum;

Cem Küçük.

Samsun / Canik Belediyesinin düzenlediği, konuşmacı olarak davet edildiği bir konferansta ve olaydan yaklaşık bir ay sonra; 28 Aralıkta…
http://www.gercekgundem.com/medya/178763/rus-ucagini-fethullahci-pilotlar-dusurdu

İşte bu işler böyle dönüyor.

Seri devam edecek.

CEVAP VER